Saul'un Oğlu Nereden İzlenir?
Saul fia
Saul'un Oğlu filmi, Türkiye'de Apple TV üzerinden izlenebilir. Apple TV'te kiralama ile izlenebilir.
Bugüne kadar soykırım üzerine çekilmiş filmlerden bambaşka bir yaklaşım izlemesiyle dikkat çeken filmde, Naziler tarafından toplama kampında iş yapmaya zorlanan “Sonderkommando”lardan Yahudi esir Saul’un hayatının iki gününe odaklanılıyor. Saul, bir gün cesetlerin yakıldığı imha fırınında oğlu olduğunu düşündüğü bir çocuğun cesedini görür. Saul, oğlunun cesedini yakılmaktan kurtarıp usulünce toprağa vermeyi takıntı haline getirecektir.
László Nemes'in ilk uzun metrajlı filmi "Saul'un Oğlu", Holokost sinemasının alışılagelmiş anlatı kalıplarını kökünden sarsan, neredeyse boğucu bir deneyim. Film, izleyiciyi Auschwitz-Birkenau'nun cehenneminin tam ortasına, bir "Sonderkommando" üyesinin omzunun üzerinden bakmaya zorluyor. Bu birim, gaz odalarına gönderilen mahkumların cesetlerini fırınlara taşımak ve imha etmekle görevlendirilmiş, kendileri de birkaç ay içinde öldürülecek olan Yahudi mahkumlardan oluşuyor. Yönetmen, bu korkunç gerçekliği sarsıcı bir görsellikle değil, aksine son derece kısıtlı bir çerçeve ve sürekli hareket halindeki bir kamera ile aktarıyor. Bu tercih, izleyiciyi Saul'un (Géza Röhrig) dar bakış açısına hapsederek, dehşetin büyüklüğünü periferide, bulanık bir fon olarak hissettiriyor. Bu sayede film, soykırımın kitlesel boyutunu değil, bu kitlesel yok oluşun içinde bir bireyin yaşadığı varoluşsal krizi odağına alıyor.
Filmin özü, Saul'un bir gün fırında oğlu olduğunu düşündüğü bir çocuğun cesedini bulmasıyla başlayan takıntılı yolculuğudur. Saul, bu çocuğu usulünce, bir haham eşliğinde toprağa vermek için her şeyi riske atar. Bu arayış, kampın işleyişinin aksayan bir çarkı gibidir; Saul'un etrafındaki diğer Sonderkommando üyeleri bir isyan planlarken, o kendi kişisel ve neredeyse anlamsız görünen görevine kilitlenmiştir. Bu çatışma, filmin gerilimini oluşturur. Saul'un eylemi, akıl almaz bir vahşetin ortasında insan onurunu ve ritüelini koruma çabası olarak okunabilir. Ancak bu çaba o kadar saplantılıdır ki, izleyiciyi rahatsız eder. Saul, oğlunun ruhunu kurtarmak için mi, yoksa kendi suç ortaklığından ve duyarsızlığından kaçmak için mi bu yola girmiştir? Film bu soruya net bir yanıt vermez, izleyiciyi Saul'un ahlaki ikilemiyle baş başa bırakır.
Géza Röhrig'in performansı, filmin bu yoğun atmosferini omuzlayan en büyük güç. Yüzündeki ifade neredeyse donuktur, ancak gözlerindeki çaresizlik ve kararlılık tüm hikayeyi anlatır. Nemes'in kullandığı 1.33:1 en-boy oranı ve sığ alan derinliği, izleyiciyi Saul'un dünyasının klostrofobik sınırlarına hapseder. Kamera neredeyse hiç kırpılmaz; Saul'un peşinden koşar, onun nefesini, terini ve etrafındaki kaosu hissetmemizi sağlar. Bu teknik tercihler, "Saul'un Oğlu"nu sadece anlatılan bir hikaye olmaktan çıkarıp, izleyicinin fiziksel olarak deneyimlediği, rahatsız edici ve unutulması güç bir sinema eserine dönüştürüyor. Film, savaşın ve soykırımın soyut istatistiklerini değil, bu cehennemin içinde bir babanın çılgınca umudunu ve insanlığını koruma çabasını anlatıyor.
Türkiye'de MUBI platformunda izlenebilir.